sarlao

kalbindeki perdeyi indir

Fındıklı’da kaldım

bir varmış bir yokmuş’la başlayıp öylece sürdürmüşüz. varmış’lar telaşlı yaşanmış, yokmuş’lar giderek çoğalmış… hayalet bir hayat yaratmış ve o hayaletin içine hapsetmişiz kendimizi. bir gün geldi ve şöyle dedi bir ses: bu hayaletin içi boş.

böyle bir günde avucumu açma cesaretinde bulundum. rüzgarlı bir gün. avucumda sıkı sıkıya tutup yıllarca beslediğimi sandığım her şeyin toz bulutu olup havaya karıştığını izledim. sahi şimdi ben kimim? öyle bilmiyorum ki ne hissettiğimi. öyle geçirgenim ki, hiçbir duygunun karşılığı kalmamış sanki. kazıyıp onardığım duvar, yeniden rutubet tutmuş. çürük renkleriyle her sabah bana zalim bir merhaba diyor. ve yaşıyorum. içi boş gülüyor, içi boş ağlıyor, içi boş şaşırıyorum. bir sonun gelmesini bekler gibi yaşıyorum. ölüm çok manalı geliyor. ölüm tek gerçek gibi geliyor. sis perdesinden kaçıp hakikate ulaşmak istiyor ruhum. bir kıvılcım ruhumun kanatlanıp gitmesine izin verdi verecek…

ben ne yapıyorum?

sahiden bu beklemeler, bu dağı taşı çatlatacak olan sabrım, bu katlanarak artan tevazum ve ‘buna da şükür’lerimle ben ne yapıyorum? Fındıklı’da bir merdivenin başındayım; nefes nefese çıktığım o merdivenlerden aniden aşağıya yuvarlanıyorum. köşedeki kafede kahkaha seslerine karışan kaşık sesleri… işte bu kadar. tramvaydan gelen sesler ve fırlayıp kendini yola atan yüzlerce göz. kimsenin ruhu o tramvayda değil. kimsenin ruhu o kafede değil. kimsenin ruhu istediği o denize uzanamadı…

ölüye yatıp bir kaşığa uzanıyorum.

her işin başlangıcı pazar ertesidir

içimde özgürlük isteyen birinin sesini duydum. ben ne zaman bu sesi duysam yola koyulurum. bu pazar ertesi bacaklarımı özgürleştireceğim, söz veriyorum.

söyleyemediklerimi, yuttuğum tüm zifiri, pısmış başkaldırılarımı, gömdüklerimi ve gömüldüğüm anları, haklarımı, hatalarımı, yanlışlarımı… her birini bacağıma takıp uzun bir yola çıkacağım. yürüyeceğim. yürüdükçe dökülecek ve bırakacağım hepsini. ardıma bakmadan kendimi koşar halde bulacağım sonra. ışığa doğru seçeceğim yolumu.

ezberden uzak, kendi yolumu yaratacağım. öyle bir yol olacak ki, tarif etmedikçe bulamayacak kimse.

çünkü artık bir şeyler olmalı.

biri emmim biri dayım hepsinden aldım payım

annem sıkça söyler bunu. ilk duyduğumda çok gülmüştüm ama sevdim. eskiler kadar mükemmel ifadeler yok ne yazık ki. az tutkuyla iki cümle kurabiliyoruz yalnızca. şimdi her şeyi malzemesi eksik kurabiyeye benzetiyorum. unu bol, bağlayıcı; şekeri yağı az geri kalanı varsa şansa…

kim derdi bir gün güneş yalnızca burada batacak…

çağın değişimiyle her şeyin değiştiği gibi, insanın kendisine olan, kendi özüne olan bakış açısı da değişiyor. aslında unutulan hatırlanıyor, ortada mucizevi bir şey yok. kendimizle bu kadar uğraşmalı mıyız, pek emin değilim. başkalarıyla uğraşmaktan iyidir sanıyorum. sahi en son ne zaman yazıyordum hatırlamıyorum. yazmamak da benim kaçma halim. içime yazıyorum, içime konuşuyorum, içime susuyorum. bugünlerde bunun kıymetini anladım. unutulan hatırlanıyor. insanlar kıymet verip paylaştığın hikayeleri gün gelip sana karşı nasıl kullanabiliyor? hangi kutuda ne amaçla saklanıyor paylaştığın iyi-kötü hikayeler? büyük bir çaba göstermeli diye düşünüyorum. bir sandığa kilitlenip, vaktini belirleyince sandıktan anı çıkarıp insanın yüzüne vurmak neyin nesi? bu çağın hastalıklarından biri de klişeleşmiş psikolojik tahliller sanırım. zaten herkes her şeyin manasını biliyor ve farkında, öyle değil mi? sağır kalamıyor, kör kalamıyor ki hiçbir insan; bilmemenin imkanı kalmadı. gönlünü verdiğin insan, hem de kör olup, arkana yaslanıp verdiğin insan yapınca bunu, söyleyecek tek bir şey kalıyor: biri emmim biri dayım, hepsinden aldım payım.

ben değerliyim ve değerimi belirleyecek hiçbir şey bu cismani alemde değil.

aldığı darbeyi hazmedip ayakta kalamayan bir imparatorluk zaten imparatorluk sayılamaz.
—Sapiens
sonsuz şu an

hatalarımızın sorumluluğunu almak yerine, onların üzerine bir örtü çekmek için yeni yeni buluşların peşinden koşuyoruz. bilseydi insan bu buluşların peşinden koşarken akıp giden zamanı bir daha geri alamayacağını ve zamanın değil kendisinin hain olduğunu; yapar mıydı tüm bunları? 

kendini tanrı zanneden tek varlık insan.

şimdilerde moda olan ayna sendromu var. hiçbir insan hata yapmıyor, karşındakine karşı ne düşünüyor ve hissediyorsan o sana aynaymış. sistemin ne kadar sorunlu olduğunun kimse farkında değil. herkes haklı ve herkes iyiyse, yaşanan tüm bu acının sorumlusu kim? doldurulması gereken boşluklar var, gözlerini aç. yalnızca eşit şekilde sorumluluk almak her şeyi çözebilecek tek şey. öyle saçma sapan moda laflar, kendine göre anlamlandırdığın varoluş, kendine göre tanımladığın ve defalarca yeniden düzenlediğin klişeleşmiş ‘sen değişirsen, dünya değişir.’ saçmalıkların bir yere vardırmıyor kimseyi. 

her şey basit. 

hazine arama ihtiyacı neden? insan önce düşünseydi; aklın ona tek büyük önder olduğunu anlayabilirdi üstelik. düşünmek. düşünebilmek. sormak kendine. sürekli sormak. cevaplar düşüyor kucağıma. 

insanın büyük hazinesinin kendisi olduğu ve her şeyin kendinde bittiği moda laflarının manası nedir diye düşünmez mi insan? düş. düşün. düşünmek. 

bazan yarattığı baş ağrısından kaçmak, kendinden ve tüm sorumluluklardan kaçmaktır. kaçmak kaç sözlükte kaç farklı anlama gelebilir ki? basit bir kelime, örneğin: hakikat. bir sözlükte kaç farklı anlamı olabilir? yahut kaç sözlük vardır evrensel kabul edilen?

umut bazan tehlikelidir.

umut uğradığı topraklarda köklenir. öyle köklere sahip olur ki, yok olduğunu sandığın zamanlarda bile hep oradadır. bu yüzden tehlikelidir. görmen gerekenleri, atman gerekenleri, kapatman gerekenleri, bırakman gerekenleri bırakamazsın, köklerine sarılmışken… 

içimdeki ses öyle sessiz…

image
image

Halkalı’nın yeşilliği

umudun hiç uğramadığı topraklarda, tanrı’ya ellerini açıp yalvarıyordu o kadın. minnetini ve sevgisini dile getirmek mi, yalvarmak mı; tanrı’ya ulaşmanın yolu nereden geçiyordu? durmadan konuşan insanlar vardı. biri yalvarmanın çağırdığı karanlıktan bahsediyor, diğeri tanrı’ya ulaşmanın yolu acı duymaktır diyordu. iyi ama neydi o’na ulaşmanın yolu? tüm bu bocalatan sorular içinde minnet de duyuyordu, isyan da ediyordu, yalvarıyordu da, zaman hızla akıp geçiyordu. sahi zaman hızla akıp geçiyordu, o ise yaşlanıyordu sadece. yaşamıyordu da, yaşlanıyordu sanki.

Burası benim kapalı kutum, o yüzden az uğruyorum.

Karanlık günlerin en yoğun yaşandığı bu dönemde ve bu evde, aklım sislerinden arınıyor. Hiç sevilmemiş, hiç uğruna savaşılmamış, hiç çiçek alınmamış, hiç anlaşılmamış gibi içi boşaltılmış hissediyorum. Doğumumun müjde olduğunu düşünerek mi koydular ismimi bilmiyorum. Burada içsel dünyanızın ve dış dünyanın kölesi olarak bulunuyorum. Sevgisizliğinizin, tutkusuzluğunuzun, ilgisizliğinizin karşılığında sonsuz kendimi veriyorum. Aklımın sislerinden arınıyorum, bazan size sizleri armağan ediyorum; aynalarınız parlak siyah.

Duymak, ne kadar zor olabilir…

Görmek, ne kadar zor olabilir…

Anlamak, anlamayı istemek ne kadar zor olabilir…

Bir adım atmak, koşmak sonra azgın nehrin inadına, bu kadar zor olabilir.

Girdaba kapılmış bir zihni izlemenin verdiği hazza sarılmak istiyorum.

Anlamıyorum.

Aydınlığa çıktığında ne görüyorsun?

Geç kalınmış bir ayrılık.

bir gece ansızın,

Şarlo’ya

çok küçükken çağırmaya başladım seni.

büyük küçük her hayvandan korkarken üstelik…

hiç aklımda yokken, karşıma çıktın, avuçlarıma aldım minik bedenini.

hayatıma girdiğinden beri kendime sürekli soruyorum, sensiz ne yapıyordum acaba? senin minik bedenin, minik nefeslerin, minik kalbin beni hayata bağlayan şeylerin ilk sırasında. bu aramızda kalsın, küçücük bir sır.

güzel gözlerin gördü değil mi?

içi küften görünmeyen insanlar var bu hayatta.

insanların en tehlikelisi, seni olmadığın biri gibi olduğuna inandırandır. bunu asla aklımızdan çıkarmayacağız güzel erkek. daha yürüyecek, koşacak, terleyecek çok yolumuz var.

iyi ki patilerin kalbime değdi, iyi ki koşulsuz sevginin ne demek olduğunu o güzel grrlamandan öğrendim. keşke bir kedi olsaydım Şarlo. olsun, sen beni böyle de seviyorsun.

daha yürüyecek, koşacak, terleyecek çok yolumuz, yaşayacak çok mevsimimiz var minik diktatörüm. lütfen bunu aklından çıkarma.

seni seviyorum karamel erkek.

image
bekliyorum

başlangıçta cümleler anlamsız gelmeye başladı. nesneler, ışık, dans… hecelere, harflere kadar yayıldı bu anlamsızlık. içi boşaltıldı her durumun. denedim. böyle içi boş hissetmenin bir nedeni olmalı. her şeyin neden-sonuç ilişkisi varken, bu ilişkinin yakınından bile geçemiyor oluşumu anlamıyorum. bir sonuca yaklaşıyorum, bir sona doğru. ilk kez üşümüyorum.

teslimiyet

“senin tanrın senin aynandır ve sen o'nun aynasısın. ben sendeyim ve sen de bendesin. benim kalbimin formu her şeyi kapsar, o hristiyanların manastırı, putperestin mabedi, gazellerin çayırı; musa'nın kanununun altarı, sadıkların kur'anıdır. aşk benim imanımdır.”

.
Page 1 of 2