bir varmış bir yokmuş’la başlayıp öylece sürdürmüşüz. varmış’lar telaşlı yaşanmış, yokmuş’lar giderek çoğalmış… hayalet bir hayat yaratmış ve o hayaletin içine hapsetmişiz kendimizi. bir gün geldi ve şöyle dedi bir ses: bu hayaletin içi boş.
böyle bir günde avucumu açma cesaretinde bulundum. rüzgarlı bir gün. avucumda sıkı sıkıya tutup yıllarca beslediğimi sandığım her şeyin toz bulutu olup havaya karıştığını izledim. sahi şimdi ben kimim? öyle bilmiyorum ki ne hissettiğimi. öyle geçirgenim ki, hiçbir duygunun karşılığı kalmamış sanki. kazıyıp onardığım duvar, yeniden rutubet tutmuş. çürük renkleriyle her sabah bana zalim bir merhaba diyor. ve yaşıyorum. içi boş gülüyor, içi boş ağlıyor, içi boş şaşırıyorum. bir sonun gelmesini bekler gibi yaşıyorum. ölüm çok manalı geliyor. ölüm tek gerçek gibi geliyor. sis perdesinden kaçıp hakikate ulaşmak istiyor ruhum. bir kıvılcım ruhumun kanatlanıp gitmesine izin verdi verecek…
ben ne yapıyorum?
sahiden bu beklemeler, bu dağı taşı çatlatacak olan sabrım, bu katlanarak artan tevazum ve ‘buna da şükür’lerimle ben ne yapıyorum? Fındıklı’da bir merdivenin başındayım; nefes nefese çıktığım o merdivenlerden aniden aşağıya yuvarlanıyorum. köşedeki kafede kahkaha seslerine karışan kaşık sesleri… işte bu kadar. tramvaydan gelen sesler ve fırlayıp kendini yola atan yüzlerce göz. kimsenin ruhu o tramvayda değil. kimsenin ruhu o kafede değil. kimsenin ruhu istediği o denize uzanamadı…


